Bir Vali ve Bir Kaymakamın Gölgesinde Kalan Sorular
Bir Vali ve Bir Kaymakamın Gölgesinde Kalan Sorular
Son günlerde peş peşe gündeme düşen iki olay, yalnızca isimleriyle değil, temsil ettikleri makamlarla da dikkat çekiyor.
Biri, bir cinayeti örtbas ettiği iddiasıyla; koruma ekibi, hastane yöneticileri ve birçok kişiyle birlikte gözaltına alınan ve ardından tutuklanan bir vali…
Diğeri ise kayyum olarak atandıktan sonra belediye başkanı seçilen ve yolsuzluk iddiaları kapsamında onlarca kişiyle birlikte gözaltına alınan bir isim…
Bu noktada dikkat çeken bir başka ayrıntı daha var.
Vali Tuncay Sonel ve Halfeti Kaymakamı Şeref Albayrak…
Her iki ismin de geçmişte Şanlıurfa’da, üstelik birbirine komşu ilçelerde görev yapmış olması.
Biri Birecik’te, diğeri Halfeti’de kaymakamlık yapmış.
Dahası; bu isimlerin görev yaptıkları dönemde bazı cadde ve sokaklara isimlerinin verilmiş olması, çeşitli ödül ve takdir belgeleriyle öne çıkarılmış olmaları da bugün gelinen noktada ayrı bir muamma olarak karşımızda duruyor.
Bu tablo ister istemez şu soruyu da beraberinde getiriyor:
Bir şehrin kaderine dokunan bu isimlerin, yıllar sonra bambaşka iddialarla gündeme gelmesi tesadüf mü?
Her iki örneğin ortak noktası, bu kişilerin devletin en kritik kademelerinde görev almış olması. Daha da önemlisi, her ikisinin de mülki idare geleneğinin içinden gelmesi.
Bu durum ister istemez şu soruyu akla getiriyor:
Sorun sadece bireylerde mi, yoksa bu bireylerin hareket alanını belirleyen yapıda da tartışılması gereken noktalar var mı?
Uzun yıllardır bu ülkede “başarı hikâyeleri” anlatılır.
Sınavlarla seçilen, zorlu süreçlerden geçen, devletin çeşitli kademelerinde görev alarak yükselen isimler…
Ancak artık görüyoruz ki mesele sadece o hikâyelerin nasıl başladığı değil, nasıl devam ettiği ve nasıl sonuçlandığıdır.
Yetki büyüdükçe sorumluluğun da büyümesi gerekirken,
bazen soruların ve sorunların büyüdüğünü görüyoruz.
Asıl Mesele...
Asıl mesele burada başlıyor.
Devlet, yalnızca yetki veren bir yapı değil; aynı zamanda o yetkinin nasıl kullanıldığını denetleyen, sınırlarını çizen ve gerektiğinde müdahale eden bir mekanizmadır.
Bu mekanizmanın güçlü olduğu yerlerde istismar alanı daralır. Zayıf olduğu noktalarda ise kişisel tercihlerin ve çıkarların alanı genişler.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçek daha var.
Bir şehre görev için gelen bürokratlar kadar, onların etrafında konumlanan yerel yapıların; sivil vatandaşın, iş dünyasının ve siyasetin de sorumluluğu bulunmaktadır.
Aynı isimlerin, her dönemde, her gelen yönetici etrafında yeniden konumlanması; sağlıklı bir denge ve denetim mekanizmasının oluşmasını zorlaştırır.
Öte yandan, bu tür iddiaların doğası gereği, süreçlerin çoğu zaman tekil hareketlerle değil, birden fazla kişi ve yapı içinde ilerlediği görülür.
Bu nedenle, çevrede olup biteni fark ettiği hâlde sessiz kalmak; destek olmasa bile, sorumluluktan muaf olmak anlamına gelmez.
Sessizlik bazen en büyük ortaklıktır.
Ve bu tür durumlarda suskunluk, sadece bireylere değil; şehre, devlete ve toplumsal güvene zarar verir.
Bu yüzden bugün tartışmamız gereken şey, yalnızca şahıslar değildir.
Aynı zamanda, sistemin hangi noktalarında boşluklar oluştuğunu, bu boşlukların nasıl kullanıldığını ve en önemlisi, bu boşlukların nasıl kapatılabileceğini konuşmaktır.
Çünkü mesele kişileri tartışarak çözülecek kadar basit değil.
Mesele, benzer durumların tekrar etmesini engelleyecek bir yapıyı kurabilmektir.
Devletin gücü, verdiği yetkiden değil;
o yetkinin kötüye kullanılmasını engelleyebilme kapasitesinden ölçülür.
Ve belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Biz bu sistemi, iyi niyetliler için değil, kötü niyetlilere rağmen ayakta kalabilecek kadar güçlü hâle getirebiliyor muyuz?
Hayatı, doğruları, ülkesini ve Urfa’yı seven herkese saygılarla.

Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.






