RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
Güncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Ahin Ahin Güneş
11.08.2026 21:15 · 68

Gözyaşının milliyeti yoktur!

Yorumlar
Gözyaşının milliyeti yoktur!

“En kötü barış, en haklı savaştan bile daha hayırlıdır.”

Çünkü savaşın haklısı olabilir ama gerçek anlamda kazananı olmaz.

Bir annenin evinden bir evlat eksilmişse, hangi tarafın kazandığının o evde artık hiçbir anlamı yoktur.

Türkiye kırk yılı aşkın süredir çok ağır bedeller ödedi.

Türk’ü ödedi, Kürt’ü ödedi.

Askeri ödedi, polisi ödedi, korucusu ödedi, sivili ödedi.

Şehirlerimize tabutlar geldi. Köylerimize ağıtlar düştü. Ocaklara ateş düştü. Anneler evlatsız, çocuklar babasız kaldı.

Şimdi bütün bunların bir daha yaşanmaması için önümüzde küçücük de olsa tarihî bir imkân varsa, siyasetin görevi o kapıyı kapatmak değil, o kapının ardında gerçekten kalıcı ve onurlu bir barışın bulunup bulunmadığını araştırmaktır.

Çünkü bazen bir ülkenin kaderi, savaşmaya ne kadar hazır olduğuyla değil, barışı ne kadar cesaretle konuşabildiğiyle değişir.

KANUN AYET DEĞİLDİR

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu sürece ilişkin düzenlemeyi görüştü ve Meclis iradesi ortaya çıktı.

Peki Meclis’ten geçen bir kanun nedir?

İnsanların yaptığı bir hukuk metnidir.

Ayet değildir.

Kutsal değildir.

Dokunulmaz hiç değildir.

Bugün yapılır, yarın eksikleri görülür.

Eleştirilir.

Tartışılır.

Yanlış maddeleri değiştirilir.

Boşlukları varsa doldurulur.

Uygulamada sorun çıkarırsa yeniden Meclis’e getirilir.

Gerekirse bir maddesi değiştirilir, gerekirse on maddesi.

Zaten parlamentonun varlık sebeplerinden biri de budur.

Önünüze gelen metnin bazı hükümlerini beğenmiyorsanız mücadele edeceğiniz yer yine Meclis’tir.

Çıkarsınız kürsüye, anlatırsınız.

Önerge verirsiniz.

Muhalefet şerhinizi koyarsınız.

Kamuoyuna anlatırsınız.

Eksik olanı tamamlamaya, yanlış olanı değiştirmeye çalışırsınız.

Ama kanunun bir maddesine kızıp barış ihtimalinin tamamına sırtınızı dönemezsiniz.

Çünkü kanunun maddesini yarın değiştirebilirsiniz.

Toprağa verdiğiniz evladı geri getiremezsiniz.

Bir kanunun yanlışını başka bir kanunla düzeltebilirsiniz.

Bir maddeyi kaldırabilir, yenisini koyabilirsiniz.

Ama bugün ölen bir genci, yarın çıkaracağınız hiçbir kanunla annesine geri veremezsiniz.

Bunun yasası yoktur.

Bunun önergesi yoktur.

Bunun telafisi yoktur.

İşte bütün mesele budur.

KÜRT’ÜN OYUNU ALMAK KOLAY, ACISINI HATIRLAMAK BU KADAR MI ZOR?

Bu nedenle Meclis’teki bazı “HAYIR” oyları benim için yalnızca siyasi bir tercih değildir.

İçlerinden biri ise ayrıca düşündürücüdür.

Düşündürücüdür; çünkü o Urfalıdır.
Urfa milletvekilidir.
Kendisi de Kürt’tür.

Kürtlerin yaşadığı acılara uzaktan bakmış bir siyasetçi değildir.

Bu toprakların insanıdır.

Yıllardır çatışmanın, ölümün, gözyaşının ve geride bıraktığı toplumsal yaraların ne anlama geldiğini bilmesi gereken bir coğrafyanın milletvekilidir.

Dahası, önemli ölçüde Kürt seçmenin oylarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşınmıştır.

Sonra kendisini o Meclis’e gönderen seçmenine sormadan siyasi safını değiştirmiştir.

Bütün bunlar elbette onun siyasi tercihidir.

Bir milletvekili partisinden ayrılabilir.

Başka bir siyasi çizgide yoluna devam edebilir.

Buna hukuken hakkı vardır.

Ama gün gelir de yıllardır ağır bedeller ödemiş insanların önüne küçücük de olsa bir barış ihtimali konulur ve siz o ihtimal karşısında “HAYIR” safında yer alırsanız, artık bazı soruları sormak da bizim hakkımızdır:

Urfalı olmak yetmedi mi bu acıyı anlamaya?

Kürt olmak yetmedi mi?

Kürtlerin oylarıyla Meclis’e gitmek yetmedi mi?

Daha ne yaşanması gerekiyordu?

Kaç annenin daha yüreği yanmalıydı?

Kaç eve daha ateş düşmeliydi?

Kaç çocuk daha babasız kalmalıydı ki barış ihtimaline karşı el kaldırmadan önce insanın eli bir an olsun titresin?

Elbette milletvekili özgürdür.

İstediği siyasi tercihi yapabilir, istediği oyu kullanabilir.

Ama milletvekilliği yalnızca cebinizde taşıdığınız bir kimlik kartı değildir.

O koltukta biraz da sizi oraya gönderen insanların emaneti vardır.

İşte tam da bu nedenle soruyorum:

Kürt’ün oyuyla Meclis’e gitmek kolay da; Kürt’ün ödediği bedeli, Türk’ün ödediği bedeli, bu topraklarda yaşanan acıları iliklerine kadar hissetmiş biri olarak bütün bunları hatırlamak bu kadar mı zor?

Yıllardır aynı toprağa düşen evlatların ardından yükselen ağıtları duymak bu kadar mı zor?

Bir tarafta Kürt annenin, diğer tarafta Türk annenin yanan yüreğinin aslında aynı acıyla kavrulduğunu görmek bu kadar mı zor?

Çünkü acı taraf tutmaz.

Kurşun kimlik sormaz.
Ateş düştüğü ocağın etnik kökenine bakmaz.
Gözyaşı hangi dilde ağlandığını bilmez.

Ve unutulmamalıdır:

Hukuken kullanmaya hakkınız olan bir oy, bazen vicdanen hesabını vermekte en çok zorlanacağınız oy olabilir.

SİYASET TEZGÂH DEĞİLDİR

Söz konusu milletvekilinin geçmişinde işportacılık yapmış olması elbette utanılacak bir şey değildir.

Alın teriyle ekmek kazanmanın ayıbı olmaz.

İşportacılık da diğer bütün helal kazanç yolları gibi emeğe dayanır ve saygıyı hak eder.

Fakat insan siyasete girdiğinde bir şeyi öğrenmek zorundadır:

Siyaset tezgâh değildir.

İlkeler tezgâha dizilmez.

Vicdana fiyat etiketi asılmaz.

Dün aldığınız oyu bugün başka bir siyasi hesabın sermayesine dönüştüremezsiniz.

Ve barış, günün şartlarına göre alınıp satılacak bir siyasi meta hiç değildir.

İşportacılık yapmış olmak ayıp değildir.

Ama siyaseti işporta tezgâhına çevirmek ayıptır.

Çünkü tezgahta yanlış malı satarsanız müşteri geri getirir.

Siyasette yaptığınız yanlış tercihin bedelini ise bazen başkalarının çocukları canlarıyla öder.

Siyasetin de bir ahlakı vardır.

Siyasetçinin elindeki en değerli sermaye makamı değil, kendisine duyulan güvendir.

O güven bir kez kaybolduğunda, dünyanın en büyük siyasi tezgâhını kursanız bile üzerine koyacak bir vicdan bulamazsınız.

BARIŞI ELEŞTİRİN, AMA BARIŞTAN KORKMAYIN

Kimse bu ülkede barış adına önüne konulan her metne kayıtsız şartsız “EVET” demek zorunda değildir.

Elbette soracağız:

Devletin birliği korunuyor mu?

Ülkenin bütünlüğü gözetiliyor mu?

Hukukun üstünlüğü sağlanıyor mu?

Şehit ailelerinin hassasiyetleri dikkate alınıyor mu?

Kürtlerin demokratik talepleri karşılanıyor mu?

Yeni mağduriyetlerin oluşmasının önüne geçiliyor mu?

Bunların tamamı konuşulmalıdır.

Hatta gerekiyorsa en sert biçimde tartışılmalıdır.

Çünkü demokrasi susarak değil, konuşarak güçlenir.

Fakat barışı eleştirmek başka, barış ihtimalini reddetmek başkadır.

Bir kanunun yanlışını yarın düzeltirsiniz.

Bir yönetmeliği değiştirirsiniz.

Bir maddeyi kaldırırsınız.

Yeni bir madde eklersiniz.

Fakat bugün kaybettiğiniz bir insanı yarın geri getiremezsiniz.

Barışın eksiklerini düzeltmek mümkündür.

Ölümün eksiğini tamamlamak mümkün değildir.

GÖZYAŞININ RENGİ AYNI

Şimdi bütün parti rozetlerini bir kenara bırakalım.

Türk demeyelim.

Kürt demeyelim.

Sağcı, solcu, iktidar, muhalefet demeyelim.

Sadece anne diyelim.

Evladını kaybetmiş Kürt annenin gözünden akan yaşla, asker oğlunu kaybetmiş Türk annenin gözünden akan yaşın rengi farklı mıdır?

Birinin acısı diğerinden daha mı değerlidir?

Birinin ciğerine düşen ateş diğerinden daha mı fazla yakar?

Hayır.

Gözyaşının rengi aynıdır.
Tadı aynıdır.

Acının Türkçesi yoktur.

Acının Kürtçesi yoktur.

Acının dini yoktur.

Acının ırkı yoktur.

Acının milleti, mezhebi, partisi yoktur.

Acı insana aittir.

Ve herkesi aynı yerden yakar.

Siyasetçi rakamlarla düşünür:

Kaç oy aldık?

Kaç milletvekili çıkardık?

Kaç puan kazandık?

Kaç puan kaybettik?

Oysa bir annenin bütün siyasi matematiği tek rakamdan ibarettir:

Bir.

Bir evlat.

Onu kaybettiğinde dünyasının yüzde yüzünü kaybetmiştir.

O nedenle barışı konuşurken rakamlardan önce annelerin yüzüne bakmak gerekir.

Çünkü Ankara’daki bir el havaya birkaç saniyede kalkar.

Ama o elin verdiği kararın sonuçları bazen bir annenin yüreğinde ömür boyu kalır.

KİM SUYLA GELDİ, KİM KÖRÜKLE?

Türkiye’nin önünde gerçekten silahların susacağı, insanların artık ölmeyeceği bir yol açılıyorsa elbette o yolun nasıl yapılacağını tartışacağız.

Çukur varsa dolduracağız.

Yanlış tabela varsa değiştireceğiz.

Tehlikeli viraj varsa düzelteceğiz.

Ama sırf yolun bir bölümünü beğenmedik diye yolu dinamitlemeyeceğiz.

Çünkü bizim meselemiz bir siyasi partinin kazanması değildir.

Bizim meselemiz çocuklarımızın yaşamasıdır.

Türkiye yıllardır büyük bir yangını söndürmeye çalışıyor.

Bugün artık toplum da bakıyor:

Kim bu yangına bir kova suyla koşuyor?

Kim elinde hâlâ körük taşıyor?

Bunun hükmünü bugün biz değil, yarın tarih verecektir.

Fakat “HAYIR” diyen o milletvekili başta olmak üzere herkes, elini kaldırmadan önce kendisine çok basit bir soru sormalıydı:

Ya o ateş benim evime düşseydi?

Çünkü bugün başka bir annenin oğludur.

Dün başka bir annenin oğluydu.

Yarın kimin oğlu olacağını hiç kimse bilemez.

Belki bugün “HAYIR” diyen milletvekilinin annesi de aynı acıyla sınanabilirdi.

O zaman ne parti kalırdı…

Ne siyasi hesap…

Ne milletvekilliği…

Ne kürsü…

Ne de verilen o “HAYIR” oyunun arkasına sığınılabilecek gerekçeler…

Geriye yalnızca ciğeri yanan bir annenin yüreğinden kopup gelen tek kelime kalırdı:

“Oğlum!”

Ve bütün bu tartışmaların, bütün siyasi hesapların, bütün “EVET”lerin ve “HAYIR”ların sonunda insanın kendisine sorması gereken soru belki de bundan ibarettir:

Bir annenin “Oğlum!” diye yükselen feryadının hangi dilde çıktığının ne önemi vardır?

Hayatı ve doğruları dünyanın neresinde olursa olsun savunan; en haklı savaşı dahi sonlandıracak en kötü barışı alkışlayan, barıştan yana elini taşın altına koyan herkese saygıyla…



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu