RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
Güncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Ahin Ahin Güneş
09.11.2025 12:35 · 128

Güç Zehirlenmesi: Otoritenin Vicdanı Susturduğu An

Yorumlar
Güç Zehirlenmesi: Otoritenin Vicdanı Susturduğu An

Bir insanın iç dünyasında en tehlikeli sınav, güçle tanıştığı andır.
Güç, kiminde iyiliği büyütür, kiminde vicdanı susturur. Tarih boyunca nice insan, yetkiyle birlikte adalet duygusunu yitirirken, kimileri aynı yetkiyi adaleti korumak için bir emanet bilmiştir. Farkı yaratan, gücün kendisi değil, gücü taşıyan insanın vicdan terazisidir.

Amerikalı psikolog Philip Zimbardo, 1971 yılında yaptığı ünlü Stanford Hapishane Deneyi ile bu dengenin insan ruhunda nasıl bozulduğunu dünyaya gösterdi. Zimbardo, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nde yürüttüğü bu deneyde, tamamen sıradan ve sağlıklı gençleri iki gruba ayırdı: “mahkûmlar” ve “gardiyanlar.”

Ancak deney yalnızca altı gün sürdü; çünkü “gardiyan” rolünü üstlenen gençler kısa sürede tahakküm isteği, empati kaybı ve şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Otorite, onlarda bir ahlaki körlük yaratmıştı. Zimbardo’nun Stanford deneyinden alınan ders budur: Gücü denetimsiz bıraktığınızda, en sıradan insan bile vicdanının sesini kaybedebilir.

Bu tespit, sadece laboratuvarlara değil, Urfa sokaklarına da ışık tutuyor. Çünkü güç zehirlenmesi yalnızca deney odalarında yaşanmaz; belediye koridorlarında, parti teşkilatlarında, üniversite kampüslerinde, özel şirketlerde, hatta en sade kamu dairelerinde bile sessizce filizlenir.

Sıradan bir memur, bir sabah odasına masa takımıyla birlikte yetki geldiğinde kapısının önünde bekleyenleri görmez olur. Dün aynı çarşıda, Gümrükhan’da aynı masada birlikte kaçak çay içtiği ya da biberini aynı fırına gönderip ekmeğini aynı yerden aldığı dostlarını tanımaz hâle gelir.

Bir partide yönetici yapılan kişi, henüz koltuğa oturmadan önce insanlara selam verirken eğilen o tevazu dolu omuzlarını artık dikleştirir. Bir belediye başkanı, koltuğuna oturduktan sonra halktan uzaklaşır; artık o, kendisini “hizmet eden” değil “yönetici” olarak görür. Bir milletvekili, seçim döneminde elini öpen vatandaşla yıllar sonra karşılaşsa bile tanımazlıktan gelir.

Bir atanmış bürokrat, devletin gücünü halkın üzerinde değil, halktan yukarıda görmeye başlar. Bir özel şirkette müdür ya da genel müdür olan kişi, dün selamlaştığı arkadaşına artık “asansörde karşılaşmış gibi” davranır. Ve ne yazık ki, üniversitelerde de benzer bir tablo yaşanır: Dün öğrenciyle aynı kantinde oturup fikir tartışan bir akademisyen, ünvanı profesör olduğunda ya da bir makama atandığında kibirli bir mesafe çizer. Bir rektör, “bilginin hizmetkârı” olması gerekirken, akademik gücü bir hiyerarşi aracına dönüştürür. Oysa bilginin makamı, kürsü değil; alçakgönüllülüktür.

Ve daha da çarpıcı olanı: Dün aynı sokakta yürüyüp sabahları selamlaştığın komşun, bir belediyede daire başkanı, bir müdür, bir özel şirkette genel müdür ya da bir üniversitede idari yönetici olduğunda artık seni fark etmez olur. Bir zamanlar birlikte camiye gittiğin, aynı kahvede oturup siyaset konuştuğun dostun, makam aracıyla geçerken seni görmezden gelir; çünkü artık “sen” halksın, o “idare.” Gücü temsil eden kartvizit değişir, ama değişmeyen tek şey, insanın değişmesidir.

Bu davranışların ardında yatan şey, aslında güçle birlikte gelen algısal dönüşümdür. İnsan, kendini “üstün” hissetmeye başladığında, karşısındakini bir özne olarak değil, bir “nesne” olarak görür. Artık o kişiyle empati kurmaz, çünkü kendini ondan farklı bir yere koymuştur. Kontrol hissi, merhameti bastırır; otorite, vicdanın sesini kısmaya başlar.

Ama asıl tehlike bundan sonra başlar: Güç zehirlenmesine yakalanan insanların ilk refleksi, kendilerine doğruları söyleyen, dürüstçe uyarılarda bulunan dostlarından uzaklaşmak; onların yerine, “ağam, paşam” diyen, dalkavuklukla beslenen insanlara yakınlaşmaktır. Zamanla bu çevre, gerçeği değil, kişinin duymak istediğini söyler hâle gelir. Ve bir yöneticinin etrafı bu tip insanlarla dolduğunda, ortaya çıkan üretim, hizmet veya karar, artık amacına değil; egosuna hizmet eder. Böyle ortamlarda fikir değil, yalakalık değer görür; liyakat değil, yağcılık ödüllendirilir. Oysa güçlü insan, kendisine doğruyu söyleyebilen kişiye kulak verendir; çünkü hakikat, her zaman alkışın içinden değil, sessiz uyarının içinden gelir.

Oysa yetki, insanın insana karşı üstünlüğü değil; insanın insan üzerindeki sorumluluğudur. Bir makam, adaletin değil, vicdanın sınandığı yerdir. Gerçek güç, vicdanla dengelendiğinde insana zarar vermez. Ama vicdanın sustuğu her yerde güç, kolayca zulme dönüşür.

Bugün Şanlıurfa’da da, Türkiye’nin birçok yerinde de asıl ihtiyaç duyulan şey “yeni yöneticiler” değil, vicdanını unutmayan, mütevaziliğini yitirmeyen insanlardır. Bir koltuk, bir kartvizit ya da bir unvan, insanı büyütmez; büyüten, o koltuğa oturduğunda küçülmemeyi başarabilmektir. Zira insanın büyüklüğü, elindeki yetkiyle değil; elindeki gücü nasıl kullandığıyla ölçülür.

Ve unutulmamalıdır ki, insan ne kadar büyük bir güce sahip olursa olsun, mütevaziliğinden ödün vermemelidir. Dünya dinler tarihine bakıldığında, peygamberlerin hemen hepsi mütevazı insanlardı. Güç ellerine geçtiğinde halklarına zulmeden değil, onları koruyan, bağışlayan ve affeden oldular. Tarihteki adaletli hükümdarlardan Hz. Ömer, Selahaddin Eyyubi, Kanuni Sultan Süleyman ve daha niceleri, gücüyle değil; adaleti ve tevazusuyla anıldı.

Belki de Urfa’nın, Türkiye’nin ve dünyanın en büyük ihtiyacı; gücün değil, vicdanın dilini konuşan, alçakgönüllü ve mütevazı insanlardır.

Evet, yine bu yazımızda sizlere bir şeyler vermeye çalıştık.
Hayatı, doğruları, Urfa’yı, ülkesini seven herkese, alçakgönüllü yöneticilerin tümüne selam dileklerimizle, saygılar.

Güç Zehirlenmesi: Otoritenin Vicdanı Susturduğu An



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu