RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
Güncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Melisa Melisa Toprak
06.03.2026 15:10 · 92

Bir toplumun görünmez yaraları!

Yorumlar

Toplumların çöküşü çoğu zaman sanıldığının aksine gürültülerle başlar. Bir gün  uyanıp da bir ülkenin vicdanını kaybettiğini fark etmezsiniz. Çöküş, çoğu zaman insanın kalbinin en küçük yerinde eksilmeyle, bir değer kaybıyla, fark edilmesi zor bir sessizlikle başlar. Önce bir yerde bir kadının sesi duyulmaz olur; ardından bir öğretmenin sözü önemsenmez hale gelir; sonra çocukların gözlerindeki o derin merak ve umut yavaş yavaş sönmeye başlar. İşte o anda, kimsenin yüksek sesle ilan etmediği ama herkesin içten içe hissettiği bir olay çözülme başlar.

Bir toplumun gerçek gücünün nerede  olduğu meselesi çoğu zaman yanlış yerlerde aranır. Büyük şehirler kurmakla, yollar açmakla, yüksek binalar dikmekle ya da rakamlarla ifade edilen ekonomik büyümelerle bir ülkenin güçlü olduğu sanılır. Bir toplumun asıl gücü oysa, en güçsüz  olanı nasıl koruduğunda, en sessiz olanın sesini ne kadar duyabildiğinde, en çok emeği veren insanlara ne kadar değer verebildiğinde ortaya çıkar. Çünkü insanları toplum haline getiren şey yalnızca birlikte yaşamak değildir; birlikte yaşarken birbirine karşı duyulan sorumluluk duygusudur. Herkesin birbirine karşı görmezden gelinmeyecek kadar büyük sorumlulukları vardır.

Bugün üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de tam burada ortaya çıkar. Kadına yönelen şiddetin ve öğretmene gösterilen saygısızlığın yalnızca iki ayrı sosyal sorun olmadığı, aslında aynı kökten beslenen bir değer kaybının farklı yüzleri olduğu gerçeği çoğu zaman gözden kaçar. Biraz dikkatle bakıldığında bu iki meselenin birbirine ne kadar yakın olduğu fark edilir. Bir toplum kadını koruyamıyorsa merhamet duygusunu kaybetmeye başlamış demektir; öğretmenine saygı gösteremiyorsa bilgiye ve emeğe duyduğu saygıyı yitirmeye başlamış demektir. Bu iki durumda acı bir geleceğe dalalet eder.

Kadına şiddet yalnızca bir insanın başka bir insana zarar vermesi değildir. Bu mesele çok daha derin bir yerde durur. Bir kadına yönelen şiddet, aslında bir toplumun kendi vicdanına vurduğu darbedir. Çünkü kadın yalnızca bir birey değildir; hayatın taşıyıcı ve en vazgeçilmez parçasıdır. Bir insanın dünyayla kurduğu ilk bağ ilk olarak annesinin karnında başlar. Bir çocuğun ilk güven duygusu, ilk merhamet duygusu, ilk sevgi deneyimi çoğu zaman bir kadının şefkatiyle şekillenir. Bu yüzden kadına yönelen her şiddet, yalnızca bugünü yaralamaz; aynı zamanda geleceğin de ruhuna zarar verir.

Şiddetin en karanlık tarafı ise çoğu zaman görünmez olmasıdır. İnsanlar  yalnızca fiziksel şiddeti görür; oysa şiddetin başka yüzleri de vardır. Bir kadının sözünün değersiz görülmesi, hayallerinin küçümsenmesi, varlığının sıradanlaştırılması da, bir işte başarısız olacağının düşülmesi şiddetin başka biçimleridir. Bazen bir insanın ruhu tek bir tokatla değil, yıllarca süren soğuk bir savaşla kırılır. İnsan ruhunun en derin yaraları  görünmeyen yerlerde oluşur. Ve o yaralar kabuk tuttukça, kanamaya devam eder.

Kadına yönelik şiddetle öğretmene yönelik saygısızlık arasında görünmeyen ama güçlü bir bağ vardır. İkisi de aslında aynı soruya çıkar: Bir toplum insanına ne kadar değer veriyor?

Toplumlar yalnız ekonomik krizlerle sarsılmaz. Ekonomik krizler zamanla aşılabilir. Ama değer krizleri çok daha tehlikelidir. Çünkü değerler aşındığında insanın içindeki pusula kaybolur. İnsan neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanmaya başlar. Vicdanın sustuğu yerde ise hiçbir yasa tek başına yeterli olamaz. Adalet terazisi şaşar,

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kurallar değil, eski bir hatırlayıştır. İnsan olmanın ne anlama geldiğini yeniden hatırlamak. Bir kadına bakarken bir insanın insan olduğunu görebilmek. Bir öğretmene bakarken emeğin ağırlığını hissedebilmek. Bir çocuğa bakarken henüz yazılmamış bir geleceği fark edebilmek.

Çünkü toplumlar aslında büyük kararlarla değil, küçük farkındalıklarla değişir ve gelişir. Bir insanın başka bir insana gösterdiği merhamet, bir öğretmenin emeğine duyulan saygı, bir çocuğun hayallerine verilen değer bir araya geldiğinde toplumun ruhu yeniden canlanır.

Ve belki de mesele en sonunda yine aynı soruya döner: Bir toplum kendini gerçekten güçlü görmek istiyorsa önce neyi korumalıdır? Bu sorunun cevabı çoğu zaman büyük stratejilerde değil, insanın kalbinde saklıdır. Çünkü güçlü toplumlar yalnızca sınırlarını koruyan toplumlar değildir; aynı zamanda vicdanını koruyan toplumlardır. Kadını koruyan toplum merhametini korur. Öğretmenine sahip çıkan toplum bilgisini korur. Vicdanını kaybetmeyen toplum ise insanlığını korur.

Bir gün bir ülkenin geleceğini anlamak isterseniz istatistiklere bakmak zorunda değilsiniz. Sokaklara bakmanız yeterlidir. Bir kadının yürürken korkup korkmadığına, bir öğretmenin sınıfa girerken gözlerindeki ışığın sönüp sönmediğine, bir çocuğun hayal kurarken sesinin titreyip titremediğine bakmanız yeterlidir. Çünkü bir toplumun yarını aslında bugünün küçük anlarında saklıdır.

Eğer o küçük anlarda merhamet varsa umut vardır. Eğer o küçük anlarda saygı varsa gelecek vardır. Ama eğer o küçük anlarda korku ve sessizlik büyüyorsa, işte o zaman bir toplumun kendisine yeniden dönüp sorması gereken zor bir soru vardır: Biz gerçekten nasıl bir dünya kuruyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnız yasaların metinlerinde değil, insanların kalplerinde yazılıdır. Ve insan kalbi merhameti hatırladığı sürece, hiçbir toplum için umut bütünüyle kaybolmuş değildir. Çünkü vicdan, insanın içindeki en eski ve en güçlü sestir; yeter ki onu yeniden duymayı isteyelim.



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu