Bir sofranın etrafında kaybolan kimlikler
Bir milletin hikâyesi bazen savaş meydanlarında yazılır, bazen de bir sofranın etrafında.
Tarih kitapları bize padişahları, komutanları ve büyük zaferleri anlatır. Fakat bir toplumun gerçek değişimini görmek istiyorsanız mutfağına bakmanız gerekir. Çünkü mutfak yalnızca yemek yapılan bir yer değildir; hafızanın piştiği, kültürün korunduğu, kuşakların birbirine aktarıldığı görünmez bir okuldur.
Bir annenin çorbasında geçmiş vardır.
Bir ninenin açtığı hamurda tarih vardır.
Bir sofranın etrafında toplanan insanların sessizliğinde bile bir medeniyet saklıdır.
Bugün modernleşme denildiğinde çoğu zaman aklımıza teknolojik gelişmeler, şehirleşme ya da siyasal dönüşümler geliyor. Oysa modernleşme, insanın gündelik hayatına dokunmadıkça gerçek anlamda hissedilmez. İnsan nasıl oturuyorsa, nasıl konuşuyorsa, nasıl giyiniyorsa ve nasıl yemek yiyorsa aslında odur.
İşte bu noktada sevgili Dr. Özge Cengiz’in “Osmanlı Modernleşmesinde Sofra Temsilleri: Şıpsevdi Romanında Yeme-İçme Pratikleri ve Kimlik Çatışması” başlıklı çalışması bize son derece önemli bir pencere açıyor. Çünkü bu çalışma yalnızca yemek kültürünü incelemiyor; bir medeniyet değişiminin insan ruhunda bıraktığı izleri gösteriyor.
Tanzimat’tan sonra Osmanlı toplumu büyük bir değişim rüzgârının içine girdi. Devlet kurumları değişiyor, eğitim anlayışı dönüşüyor, Avrupa ile ilişkiler yoğunlaşıyor ve yeni bir hayat tarzı toplumun kapısını çalıyordu. Fakat mesele yalnızca yeni kurumlar kurmak değildi. Asıl mesele, insanların yaşam biçimlerini değiştirmekti.
Yer sofraları yavaş yavaş masalara dönüşmeye başladı. Ortak kaptan yemek yeme alışkanlığı yerini kişisel tabaklara bıraktı. Kaşığın yanına çatal ve bıçak eklendi. Fransızca yemek isimleri mutfaklara girmeye başladı. İnsanlar yalnızca farklı yemekler yemiyor, aynı zamanda farklı insanlar olmaya çalışıyordu. Fakat her değişim beraberinde bir soruyu getirir: İnsan değişirken kendisi olarak kalabilir mi? Şıpsevdi romanının merkezinde duran soru tam da budur. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Meftun Bey karakteri üzerinden bize yalnızca bir insanı değil, bir dönemin ruhunu anlatır. Paris’e gidip dönen Meftun Bey, Avrupa’dan bilgi getirmez. Avrupa’dan bir görüntü getirir. Batı’yı anlamaz ama taklit eder. Medeniyeti öğrenmez ama medeniyet gösterisi yapar. Roman boyunca ailesine uyguladığı baskıların temelinde de bu vardır. Onun gözünde modern olmak, Fransızca konuşmak demektir. Modern olmak, yer sofrasını küçümsemek demektir. Modern olmak, işkembe çorbasını bırakıp adını telaffuz etmekte zorlanılan yemekleri tüketmek demektir. Fakat Hüseyin Rahmi’nin eleştirdiği şey Batılılaşma değildir.
Eleştirdiği şey, düşünmeden yapılan taklittir. Bugün bu satırları okurken yüz yıl öncesinin insanlarına gülmek kolaydır. Fakat dürüst olmak gerekir. Biz gerçekten çok mu farklıyız ? Bir zamanlar insanlar Fransızlara benzemeye çalışıyordu.
Bugün ise sosyal medyada gördükleri insanlara benzemeye çalışıyorlar. Bir zamanlar sofralar değişiyordu. Bugün karakterler değişiyor. Bir zamanlar insanlar Fransızca kelimeler kullanarak kendilerini üstün göstermeye çalışıyordu. Bugün İngilizce ifadelerle aynı şeyi yapıyorlar. Bir zamanlar Avrupa’dan gelen her şey ilerleme sanılıyordu. Bugün ekranda görülen her şey gerçek sanılıyor.
Meftun Bey aslında ölmedi.
Sadece çağ değiştirdi.
Dr. Özge Cengiz’in makalesinde dikkat çektiği noktalardan biri de sofranın yalnızca yemek yenilen bir alan olmadığı gerçeğidir. Sofra aynı zamanda kimliğin görünür hâle geldiği bir sahnedir. İnsan hangi yemeği tercih ettiğinde, nasıl oturduğunda, nasıl konuştuğunda ve nasıl davrandığında aslında kendisini anlatır.
Bu yüzden Şıpsevdi’de yaşanan çatışma yalnızca yemek çatışması değildir. Bu bir kimlik çatışmasıdır. Bir tarafta yüzyıllardır süregelen alışkanlıklar vardır. Diğer tarafta yeni gelen ve henüz özümsenmemiş davranışlar. İnsan bu iki dünyanın arasında kaldığında yalnızca alışkanlıklarını değil, kendisini de kaybetmeye başlar. Romanın en trajik tarafı da budur. Meftun Bey ailesine medeniyet öğretmeye çalışırken aslında onların huzurunu ellerinden alır. Sofrada rahat oturamayan insanlar ortaya çıkar. Yemek yerken sürekli hata yapmaktan korkan insanlar ortaya çıkar. Kendi evinde misafir gibi davranan insanlar ortaya çıkar.
Düşünün...
İnsan kendi evinde yabancı olabilir mi? Kendi sofrasında kendini misafir gibi hissedebilir mi? Ne yazık ki olabilir. Çünkü yabancılaşma bazen başka bir ülkeye gitmekle başlamaz. Bazen kendi evinin içinde başlar. Kendi dilinden utanmakla başlar. Kendi kültürünü küçümsemekle başlar. Kendi geçmişini değersiz görmekle başlar. İşte modernleşmenin en büyük tehlikesi de burada ortaya çıkar. Eğer değişim kökleri beslemiyorsa, insanı köklerinden koparıyorsa, o değişim ilerleme olmaktan çıkar. Bir savrulmaya dönüşür. Şıpsevdi’nin sayfalarında dolaşırken aslında yalnızca Osmanlı toplumunu okumayız. Kendimizi de okuruz. Çünkü insanlığın temel problemi değişmemiştir. Her çağın insanı daha iyi olmak ister. Daha güçlü olmak ister. Daha ileri gitmek ister. Fakat bunu yaparken nereden geldiğini unutursa, yolunu da kaybetmeye başlar. Bugün şehirlerimiz büyüyor. Teknolojimiz gelişiyor. İletişim araçlarımız artıyor. Fakat aynı zamanda yalnızlaşıyoruz. Aynı masanın etrafında oturup birbirimizin yüzüne bakmadan yemek yiyebiliyoruz Bir sofranın etrafında toplanıyoruz ama aynı hikâyeyi paylaşmıyoruz. Belki de modern çağın en büyük yoksulluğu budur. Ekmek eksikliği değil. Anlam eksikliği.
Dr. Özge Cengiz’in çalışmasının gösterdiği gibi, sofradaki değişim aslında zihindeki değişimin aynasıdır. Çatalın yönü değiştiğinde bazen düşüncenin yönü de değişir. Masa değiştiğinde bazen insanın dünyaya bakışı da değişir. Fakat her değişim iyi değildir. Her yenilik ilerleme değildir. Her taklit medeniyet değildir. Gerçek medeniyet, başka toplumların deneyimlerinden faydalanırken kendi sesini kaybetmemektir. Gerçek medeniyet, yeniyi öğrenirken eskiyi hor görmemektir. Gerçek medeniyet, masaya çatal koyarken sofradaki samimiyeti kaybetmemektir. Çünkü bir milleti ayakta tutan şey yalnızca binaları değildir.
Kendi kültürüne duyduğu güvendir.
Kendi köklerine duyduğu sadakattir.
Bir sofranın etrafında başlayan hikâye aslında bir milletin hikâyesidir.
Ve bazen bir çatalın ucunda yalnızca bir lokma değil, bir kimlik taşınır.
Mesele o kimliği düşürmeden yürüyebilmektir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.






