RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
Güncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Melisa Melisa Toprak
26.02.2026 12:24 · 34

İşleyen zamanın köleleriyiz

Yorumlar
İşleyen zamanın köleleriyiz

Sabahın ilk ışığı henüz perde aralığından içeri sızmadan çalan alarm, modern insanın kaderini özetler: Uyanmak için değil, yetişmek için gözlerimizi açarız. Gün doğumu bir estetik hadise olmaktan çıkmış, yalnızca mesainin başlangıç işaretine dönüşmüştür. Yatakla dünya arasındaki o birkaç saniyelik boşlukta bile zihnimiz çoktan koşturmaya başlamıştır. Henüz ayağımız yere değmeden “geç kalıyorum” hissi omuzlarımıza çöker. Zaman, daha günün ilk dakikasında efendiliğini ilan eder. Bizler işleyen zamanın köleleriyiz. Fakat bu kölelik zincirlerle değil; akışla örülür. Görünmezdir ama bir o kadar etkilidir. Bizi kanatmaz; fakat yorar. Yavaş yavaş, fark ettirmeden, insanın ruhunu inceltir.Oysa insan, varoluşu gereği yavaş bir varlıktır. Bir çocuğun büyümesi yıllar alır. Bir ağacın kök salması mevsimler ister. Bir kitabın içimize yerleşmesi, bir şiirin ruhumuzda yankı bulması zaman talep eder. Fakat biz, yavaş olan her şeyi “verimsiz” ilan ettik. Beklemeyi israf, düşünmeyi tembellik, durmayı başarısızlık saydık.

Günlük hayatın koşturması içinde yavaş yavaş kaybettiklerimizi çoğu zaman fark etmiyoruz. Kaybımız gürültülü değil; sessizdir. Bir akşam yemeğinde telefon ekranına bakarken çocuğumuzun anlattığı bir hikâyeyi kaçırırız. Bir dostumuzun yüzündeki yorgunluğu görmeyiz. Anne babamızın sesindeki kırılganlığı duymayız.Zaman yalnızca akmaz; aynı zamanda siler. Fakat en çok da bizim dikkatsizliğimiz siler anları. Sürekli bir sonraki işi düşünürken içinde bulunduğumuz ânı tüketiriz. Bugünü yarına ipotek ederiz. Yarın geldiğinde ise yine başka bir yarına hazırlanırız.Bu döngüde hayat hep ertelenir. “Şu iş bitsin rahatlayacağım.” “Bu sınav geçsin nefes alacağım.” “Bir terfi alayım kendime zaman ayıracağım.” Fakat iş bitmez. Sınavlar tükenmez. Terfiler yeni sorumluluklar doğurur. Hayat, sürekli bir hazırlık aşamasında geçer. Yaşamak ise hep bir sonraki basamağa bırakılır.

Ve bir gün fark ederiz ki hazırlık yaparken ömür tükenmiştir.

Bu yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumsal bir yorgunluğa dönüşmüştür. Sokakta yürüyen insanların yüzlerinde aynı bitkin ifade vardır. Trafikte sabırsızlık, kuyrukta tahammülsüzlük, sosyal medyada öfke… Zamanla kurduğumuz sorunlu ilişki, birbirimizle kurduğumuz ilişkiye de sirayet eder.Yavaş konuşan birine sabredemiyoruz. Uzun düşünen birine tahammül edemiyoruz. Cevapların hızlı, net ve pratik olmasını istiyoruz. Çünkü kendi içimizde de durmaya tahammülümüz kalmadı. Toplum, hız üzerinden bir değer sistemi kurdu. Hızlı büyüyen şirketler, hızlı yükselen kariyerler, hızlı tüketilen içerikler… Kitaplar bile “özet” formatında tercih ediliyor. Kimsenin uzun bir metne, derin bir muhasebeye ayıracak vakti yok. Oysa insan, yüzeyde değil derinlikte anlam bulur.

Derinlik zaman ister. Zaman ise artık en kıymetli ama en az sahip olduğumuz şeydir.

Belki de en temel sorumuz bu: Yaşıyor muyuz, yoksa yalnızca yetişiyor muyuz?

Yetişmek, hep dışarıya dönüktür. Başkalarının beklentilerine, takvimlere, hedeflere… Yaşamak ise içeriye doğru bir harekettir. Kendi sesini duymak, kendi sınırlarını kabul etmek, kendi temposunu bulmak. Fakat kendi temposunu bulmak cesaret ister. Çünkü sistem, yavaşlayanları ödüllendirmez. Durmak, riskli bir eylemdir. Koşu bandından inmek, rekabetin dışına çıkmak anlamına gelir. Bu yüzden çoğumuz istemesek de koşmaya devam ederiz.Bir gün gerçekten durmaya kalktığımızda ise garip bir boşluk hissiyle karşılaşırız. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Çünkü yıllardır kimliğimizi meşguliyetimiz üzerinden tanımlamışızdır. İşimiz, hedeflerimiz, yoğunluğumuz… Bunlar olmadan kim olduğumuzu sormaya cesaret edemeyiz.İşleyen zamanın kölesi olmak kaçınılmaz mı? Belki bütünüyle değil; fakat bu köleliğin derecesini azaltmak mümkün olabilir. Küçük, sessiz bir direnişle…Bir gün içinde bilinçli olarak yavaşlamak. Bir yemeği acele etmeden yemek. Bir kitabın birkaç sayfasını sindirerek okumak. Bir dostla telefonu bir kenara bırakıp konuşmak. Bir akşamüstü gökyüzüne bakmak.Bunlar dünyayı değiştirmez belki; ama insanı değiştirir. Zamanın akışına karşı bir meydan okuma değildir bu; onunla barışma çabasıdır. Çünkü zaman düşman değil; yanlış ilişki kurduğumuz bir hakikattir.Zaman akmaya devam edecek. Takvimler ilerleyecek. Saatler dönecek. Fakat biz, bu akışın içinde bilinçli bir özne olmayı seçebiliriz. Yalnızca yetişen değil, yaşayan bir insan olmayı…

Günlük hayatın koşturmasında hayatımız, fark etmeden elimizden kayıp gidiyor. Sabahın aceleyle başlayan saatleri, akşamın yorgunluğunda sönüyor. Ertesi gün yeniden aynı döngü…Belki de asıl mesele, zamanı durdurmak değil; onun içinde kaybolmamaktır. Hayatı bir hazırlık evresi olmaktan çıkarıp bizzat yaşamaya cesaret etmektir.Çünkü bir gün saatler durduğunda, geriye kalan şey yetiştiğimiz işler değil; yaşadığımız anlardır. İşleyen zamanın köleleri olarak değil; zamanın içinden geçen bilinçli yolcular olarak hatırlanmak…Soru hâlâ önümüzde duruyor: Zaman mı bizi yönetiyor, yoksa biz mi zamanla birlikte yürümeyi öğrenebileceğiz?

Cevap, takvimlerde değil; cesaretimizde saklı.

 



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu